Toplumsal
cinsiyet kavramı, bizim biyolojik açıdan sahip olduğumuz özelliklerden ötürü
almış olduğumuz ön adlardan farklı bir anlam inşasından meydana gelir. Burada
kadın ve erkek kavramı toplum tarafından üretilir. Günümüzde yaygın olarak
kabul gören, kadınların ev işleri ve çocuk bakımıyla ilgilenirken erkeklerin iş
tutmasını beklenmesi toplumun ataerkil bir tutumla davranış sergilemesinden
kaynaklanır.
Kadınların
çalışma hayatına girmeleri, gelişen teknoloji ve ekonominin uğradığı
dönüşümlerden ötürü gittikçe düşen aile gelirine katkıda bulunmak için bir
takım enformel işlerde çalışmalarıyla başlar. Ancak bu çalışma serüveni kadının
asli görevinin ev ve çocuk bakımı olduğu kanısını değiştirememiştir. Bundan
dolayı aynı anda ev ve çalışma yaşamını yürüten kadınlar çoklu rol üstlenmek
durumunda kalır ve erkeklere göre yıpranma oranları daha fazladır. İş hayatında
erken zamanlarda yapılan bu iş bölümünün hala devam ediyor olmasının sebebi
toplum normları tarafından ilişkilerin sürekli olarak yeniden üretiliyor
olmasıdır. Toplumsal cinsiyet rollerinin değişimi bahsi açıldığında ise
yapılması gereken en önemli şey eğitim alanında toplumsal cinsiyet adına
yapılacak reformlarla gerçekleşebilir. Ancak ne yazık ki hala okul kitaplarının
ve eğitimcilerin pek çoğunun cinsiyetçi bir dile sahip olduğunu görüyoruz.
Kadınlar ataerkil söylemlerin içerisinde ikincil roller(ikinci sınıf işçi,
ikinci sınıf insan vb.) üstlenir. Toplum her ne kadar bu durumdan rahatsız olduğunu
dile getirse de meşruluğunu içten içe kabul eder.
Kadınlar
da erkekler gibi artık iş hayatında boy göstermektedir. Ancak hala erkek egemenliği
nedeniyle hem mesleki seçimlerde özgür olamazlar hem de seçtikleri mesleklerde
erkeklerle eşit şartlara sahip değillerdir. Şimdiki zamanda her ne kadar
kadınlar nitelikli işlerde çalışıyor olsalar da halen daha yüksek mevkilerde
yer edinemiyor, karar alma süreçlerinde saf dışı kalıyorlar. Bu durum cam tavan
sendromu olarak bilinir. Yüksek bir pozisyon için erkekten çok daha fazla çaba
ve enerji sarf etmek durumunda kalan kadın, emek sermayesinin karşılığını alamaz
ve pek çok engelle karşılaşır. Bu kadın ve erkek çalışan arasındaki haksız
rekabet ortamı hem kamu hem de özel sektörde gözlemlenir. Pek çok meslek kadın için
ve erkek için uygunluğuna göre değerlendirilir. Kadın ve erkek buna göre tercih
yapması için teşvik edilir. Bir örnekle somutlaştıralım; bir kadının kendine meslek olarak
öğretmenliği seçmesi istenir çünkü kadınların yapısına ve “narinliğine” uygun
olduğu düşünülür. Buna benzer olarak da bir erkek inşaat mühendisliği gibi daha
sert algılanan, riski daha çok bir meslek seçebilir.
Halkla
ilişkiler, bahsi geçen toplumsal cinsiyetin mesleki yansıması göz önünde
bulundurulduğunda “kadın mesleği” algısında sıkışmış bir alandır. Halkla
ilişkilerin meslek olarak icra edilmesi çok eskilere dayanmamaktadır. 20. y.y
‘ın ortalarından itibaren (günümüz meslek tanımına uyması açısından) gözlemlenmeye başlanan halkla ilişkiler faaliyetleri
1980'lerde belirgin bir şekilde meslek olarak var olmaya başlamıştır. Şu an
dünyada ve ülkemizde halkla ilişkiler alanında çalışan sayısının yarıdan
fazlasını kadınlar oluşturmaktadır. Halkla ilişkilere kadın mesleği
denilmesinin altında yatan sebeplerden birinin kadınların sayıca
üstün olmasından geldiği düşünülebilir. Burada atlanan nokta erkeklerin, meslek olanaklarının kendilerine uymaması, düşük maaş koşulları, mesleğin farklılaşarak ayrışması gibi nedenlerden ötürü mesleği tercih etmediklerinin ortaya konulmuş olmasıdır. Belirtmek istediğim husus burada sayısal artışa sadece kadınların tercihi etki etmemiştir, erkeklerin tercih etmemeleri de bir o kadar sayı üstünlüğünde etkilidir. Konu hakkında incelediğim pek
çok makalede dünya genelinde de sayıca kadınların meslekte üstün olmasına
karşın yetersiz maaş aldıkları ve sosyal haklar bakımından erkeklerin altında
kaldıkları belirtiliyor. Burada cinsiyet ayrımcılığının son bulmasına sadece nicel özelliklerin ve çoğunluğun yetmemesinden dolayı meslek içinde veya sosyal yaşamda kolektif bir harekete ihtiyaç duyulduğu çıkarsaması yapılabilir, yapılmalıdır.
Halkla ilişkilerin yeni bir meslek oluşu erkek talebinin ve hegemonyasının zayıflayacağı fikrini akla getirse de ancak niceliksel üstünlüğü kazanan kadınlar; terfi alamama, karar mekanizmalarında yer edinememe, cam tavanla karşı karşıya kalma ve erkeklere göre düşük pozisyonlarda istihdam edilme gibi hususlarda kadın çalışan olmanın dezavantajını yaşar. Ancak medyada kadın olmanın halkla ilişkiler alanında artı puan kazandırdığını düşündüren temsiller söz konusudur. Halkla ilişkiler mesleğinin icracıları iş yaptıkları kurumun, etkileşim içerisinde olduğu kitlesi ile arasındaki iletişimi düzenler ve sürekliliğini sağlar. Bu özelliğinden dolayı birebir ilişkiler meslek için mühimdir ve dış görünüş bu işin bir parçasıdır. Fakat dış görünüşün önemini -tüketim kültürünün kadın figürü kullanımını normalleştirmesinden dolayı- sadece kadınlar üzerinden temsile başvuran medya araçları, toplum nezdinde bu işi kadınlar üzerinden yürüyen ve kadınlık olgusunu ön plana çıkaran vurgularla yanlış bir imaj oluşturur.
Halkla
ilişkileri sektörde ve akademide kendine alan olarak seçen kişiler toplumun
aksine cinsiyet ayrımı olmaksızın bu mesleği herkesin yapabileceğine dikkat
çekiyorlar. Çünkü her meslekte olduğu gibi bu meslekte de aranılan özellikler
kişinin becerileri ile bağlantılıdır cinsiyetiyle değil. Toplumsal yaşamın her alanında cinsiyete bağlı karar alma süreci işlemeye devam ettikçe mesleki farklılıklar ve ayrımcılıklarda sürdürülmeye devam edecektir. Yukarıda da değinmiştik, özellikle kadın çalışmaları ve sosyoloji alanlarıyla haşır neşir olan pek çoklarının da ekseriyetle belirttiği hatta ve hatta toplumun irili ufaklı gruplarında bile fısıltılarla dolaşan bir çözüm var elbette. Önce aile içindeki ve daha sonra kamusal olarak okullardaki eğitim ve eşitsizliğin denetimi... Türkiye'de eşitsizlikleri denetlemek üzere 2000'li yılların başında anayasal değişiklikler yapılmış bunun üzerine STK'ların ve devlet düzenlemelerinin yanı sıra meclis temsili için de 2009 senesinde Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu kurulmuştur. Ancak kaçımızın bundan haberi var? Bilmediğimiz hiçbir güçlükle baş edemeyiz sevgili okur.Kişinin sorunları çözecek öz bilince sahip olabilmesi için önce onun ne olduğunu iyi anlamalı aksi halde sadece cinsiyet için değil her alandaki eşitliğin gerçek hayata yansımasını görmemiz mümkün olmayacaktır.
KAYNAKÇA
Ciner, Ö. (2003). Halkla İlişkiler Sektöründe Cinsiyete
Dayalı Ayrımcılık. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türkiye.
Öksüz, B. , Görpe, S. (2014) Türkiye’de Halkla İlişkiler
Alanında Kadının Yeri: Akademisyenler, Uygulamacılar ve Meslek Örgütü
Temsilcilerinin Konuya Yaklaşımları. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi
Dergisi, Türkiye.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder